|
|
 |
Türk Tiyatrosunun Duayeni Zihni Göktay Bu sayımızda “Türk Tiyatrosunun
Çınarı” sayılan isimlerden biri olan
doğaçlama ustası ve tiyatro duayeni
Zihni Göktay ile birlikteyiz. Halkın içinden gelmiş,
her yönüyle örnek gösterilebilecek, samimi,
alçak gönüllü, tartışılmaz doğaçlama yeteneğiyle
sahnede devleşen, bizleri tiplemeleriyle
güldüren, düşündüren ve soru sormaya iten gerçek
bir tiyatro emektarı Zihni Göktay... “Lüküs
Hayat” oyununun 26 yıldır değişmeyen tek
oyuncusu Zihni Göktay ile siz Diş Dostu okurları
için çok keyifli bir sohbet gerçekleştirdik.
Zihni Göktay kimdir? Bize kýsaca
kendinizden bahseder misiniz?
Doğma büyüme İstanbulluyum. Tarihi yarımadada
doğdum, Dersaadet’te... Fatihliyim. İlkokulu
Fatih İlkokulu’nda, orta ve liseyi Pertevinyal
Lisesi’nde okudum. 60-64 yılları arasında
Eminönü Halk Evi, Talebe Birliği ve Gençlik
Tiyatroları’nda amatör çalışmalar yaptıktan
sonra 64 yılında Ankara Meydan Sahnesi’nde
profesyonel meslek hayatıma başladım. Burada
9 yıl kaldım. Bu dönemde yani 73 -74 yıllarında
televizyon daha popüler olmaya, yayılmaya
başladı, yurt çapında yayın yapılmaya
başlanması tiyatroyu olumsuz etkiledi. Yaşanan
kriz sonucunda tiyatrolar tek tek kapanmaya
başladı. Ben de İstanbul’a döndüm ve tekrar
Şehir Tiyatrosu ailesine katıldım. O günden
bugüne de buradayım.
Tiyatroya kaç yýlýnda ve nasýl
baþladýðýnýzý öðrenebilir miyiz?
Tiyatroya olan ilgim Pertevinyal Lisesi’nde tiyatro
kolu çalışmaları ile başladı. 61-63 yıllarıydı.
Lisede okurken Eminönü Halk Evi’ne de
Röportaj: Şila Koen
Derleyen: Ebru Demirel
MAYIS 2010
11
devam ediyordum. Oradan mezun olduktan sonraki
ilk sene fakülteye veya konservatuvara gitmedim.
Bunun lüzumsuz bir eğitim olduğunu
düşünüyordum. Ben halk tiyatrosu sanatkarıyım
ve usta çırak ilişkisi içerisinde büyüdüm, alaylıyım.
Katiyen okula gitmedim ve akademik kariyerim
yok. Çok da memnunum bu durumdan.
Şu anda da konservatuvarlarda pek benim yaptığımda
tarzda tiyatroyu yapan yok. Öğretmiyorlar
da... Başka türlü olması gerektiğine inandığım
bazı oyunlar var onları da beceremiyorlar,
oynayamıyorlar. Ama ben onları da oynuyorum
o başka...
Ya hayatýnýzda tiyatro olmasaydý...
Bunu bir ara düşündüm. Mutlaka halkla iç içe
olan bir iş olurdu. Ben masa başı insanı değilim.
Yay burcuyum. Özgürlüğüne düşkün,
renkli, konuşmayı seven, sosyal bir insanım.
Turizmci olurdum belki. Belki de bütün sıkıntılarına
rağmen öğretmeyi seven biri olduğum
için öğretmen olabilirdim.
Çok isteyip de henüz canlandýramadýðýnýz
bir karakter ya da oynayamadýðýnýz
bir oyun var mý?
Hiç öyle bir şey yok. Ben doydum bu işlere...
İçimde ukde kalan hiçbir şey yok. Bir tek Muammer
Karaca’nın “Düğün Gecesi” adlı bir
Fransız vodvilinden adapte ettiği Cibali Karakolu
oyununun aslını oynamak isterim. Oyunlar
birkaç kere başkaları tarafından oynandı.
Ama deformedeğiştirildi. Muammer
Karaca... Siz onu tanımazsınız, biz tanıyoruz.
Çok büyük bir sanatçıdır.
aktör benmişim. Ben hiç aralık vermeden oynuyorum.
Haldun Dormen beni Guinness Rekorlar
Kitabı’na sokmaya çalışıyor. Kendisi ve
asistanlarıyla birlikte uğraşıyor da... İnşallah
olursa olur, bilmiyorum. Ben pek meraklı değilim
böyle şeylere.
Lüküs Hayat’tan birçok oyuncu geldi
geçti ama siz ayrýlmadýnýz. Kim kimi
býrakmýyor?
Benim malım oldu zaten. Kopmak da istemiyorum
benim çok sevdiğim bir oyun. Hep dolu
gidiyor, bir koltuğu bile boş değil. Ben de sürekli
güncelliyorum oyunu. Bugün matinede
seyrettiğin oyunun aynısını bir daha izleyemeyebilirsin.
Akşama başka bir şey seyredebilirsin.
Belli olmaz.
Türk tiyatrosunda en iyi doðaçlama
yapan üstadlarýmýzdan birisiniz.
Bugüne kadar oyunlarýnýzda
doðaçlama kullanýmýnýzla ilgili
herhangi bir eleþtiri aldýðýnýz oldu mu?
Alıyorum ama yarası olan gocunur. O kadar
çok sosyal çarpıklık oluyor ki bu ülkede buna
değinmeden edemiyorum. Tiyatroyu politikadan
soyutlayamazsın. Bunu yapıyoruz, politikayı
da katıyoruz işin içine... Bir nevi kabare
tarzı tiyatroda da böyledir eleştiri. Sivilceyi çıbanbaşı
haline getirerek anlatmak... Bizim halkımız
bir sorunun altını kalın harflerle çizmedikçe
anlamıyor.
Bunu bir misyon edindiðinizi söyleyebilir
miyiz?
Tabii kesinlikle... Ben ne kadar sulu komedide
oynasam, mutlaka bir şeyler söylerim. Söylediklerim
bu koltuklardaki seyirciye bir mesaj
göndermiyorsa kapının önüne çıktığında bu
ne söyledi diye düşünmüyorsa o oyunda
kendimi başarısız hissederim. Bir şeyler yapmak
lazım yani... Bu oyunda çok yapıyorum.
Lüküs Hayat’ta oynadığım tipleme bu tarz göndermelere
çok müsait bir tip.
Kadýrgalý Rýza’nýn hayatýnýzdaki
önemi nedir?
Meslek hayatımın yarısını işgal eden 82 piyeste
oynadım. Hatta yarısını bile geçmiştir. 26
yıldır bu oyunu oynuyorum. Şimdi bu adam
adi, arkadaşlarını anında satabilen, menfaati
için en yakın dostuna, sevdiğine, ailesine
sırtını dönebilen, sınıf atlama çabası içerisinde.
Kadınlarda nemfomani denen hastalık
Kadırgalı Rıza’da da var. Her gördüğü kavanozun,
reçelin içine dalan sinek gibi... Adi, terbiyesiz,
oportünist, fakat çok şirin bir adam. Adamı seyirci de çok seviyor. Halbuki kör testereyle
kesilebilecek kadar nefret edilebilecek bir karakter...
Karaktersiz bir adam... Bu herifi benimsiyor
bu seyirci... Bu karakter kendisini severek
izlettiriyor, nefret ederek değil. Bir şey söyleyeyim
mi? Böyle oynanmazsa Lüküs Hayat böyle
olmaz. Tiplemenin komedisini çıkartıyorsun.
Tiplemeye Brechtyen bir tarzla yukardan bakarak,
alay ederek oynamak lazım.
Sahneyi inanýlmaz dolduruyorsunuz.
Bu tecrübeyle mi ilgili yoksa Allah
vergisi bir yetenek mi? Sahnede
izleyici üzerinde yarattýðýnýz bu etkiyi
nasýl açýklýyorsunuz?
Bu Osmanlıca “hüdayinabit” dediğimiz Allah
vergisi bir yetenektir. Bu sonradan damarlara
enjekte edilecek serumla verilecek bir şey değildir.
Sahne sempatisi %50 olan bir insan bu
kafasıyla yeteneğini birleştirebiliyorsa bu iş
hallolmuş demektir. Bir de çok okumak gerek.
Tiyatrocu tıp doktoru gibi devamlı kendi mesleğinin
literatürünü takip etmek zorundadır.
At gözlüğü takmadan politikayı, ekonomiyi,
güncel olayları hatta ve hatta gazetelerin 3.
sayfasını takip etmeli.
Bende hastalık halindedir mesela... Hatta gazetelerdeki
haberleri tasnif edip arşivlerim ileride
kullanıyorum.
Yani gözlemci olması lazım. Halkın arasında
dolaşmalı, soyutlamamalı kendini. Vapurda
nasıldır bu halk? Metroda, sinemada nasıldır?
Şimdi bunların hepsini anlatmaya kalkarsam bütün
Türk halkı bana düşman olur ama bu böyle.
Peki ya dizi oyunculuðu... Bu konuda
neler düþünüyorsunuz?
Tabii yoksulluk sınırında maaş aldığımız için
dizilerde oynuyoruz. Devlet ekmek parası veriyor,
köfte parası için de bunları yapmak zorunda
kalıyoruz. Ben bu sebeple hafif dizilerde oynadım,
hafif derken komedi dizilerinden bahsediyorum.
Yoksa ahlaken düşük dizilerden değil.
Örneğin Cennet Mahallesi’nde bir roman
vatandaşı oynadım.
Sayısını hatırlayamadığım kadar çok dizide
oynadım. En çok da radyo tiyatrosu... Arkası Yarın,
Çocuk Bahçesi ve eğlence skeçlerinde hem
oyunculuk hem de yönetmenlik yaptım. 1.000-
1.500’den fazla oyun yönettim. 5.000’den fazla
oyunda oynadım. Bir dönem dublaj da yaptım
ama hoşuma gitmedi. Maddi durumumu düzeltince
dublajı bıraktım.
Bu haklarýn korunmasý neden bu
kadar zor?
SİNE-SEN var, Çağdaş Sinema Oyuncuları Derneği
var, TODER var... Bizim derneklerimiz, federasyonumuz
Teşvikiye Cami’ne çelenk göndermekten
başka bir işe yaramaz. Samimi söylüyorum.
TODER enternasyonal bir dernek. “Arkadaşlarımızdan
bilmem kim, dün akşam vefat etmiştir.
Cenazesi Teşvikiye Cami’nden öğle namazını müteakip
Karacaahmet Mezarlığı’na defnedilecektir.
Tüm dostlara duyurulur.” Sadece böyle şeyleri haber
verirler. Başka hiçbir şeye yaramazlar. Kırmızı
kalemlerle yaz hepsini, haykırıyorum.
Neden hiç kimse bir þey yapmýyor?
Çünkü tiyatrocu bencil. Bir arkadaşı adam olacak
diye ödü patlar. Onu ayağından çeker.
Ülkemizde tiyatroya olan ilgisizliði
neye baðlýyorsunuz?
İnsanlar çocuklarını küçükken babamın beni getirdiği
gibi Şehir Tiyatrosu’na değil de Ali
Samiyen’e veya Şükrü Saraçoğlu’na götürüyorlarsa
omuzlarına alıp bir tiyatro fanatiği olarak
değil de futbol fanatiği olarak yetiştiriyorlarsa o
çocuk büyüdüğünde bu koltuklara gelmiyor.
Sonra arkadaşlarıyla üniversitedeyken belki bir
iki defa daha geliyor. Sonra hayat gailesi deyip
bırakıyorlar. Hayatlarında hiç tiyatro izlemeden
yaşayan insanlar ama -10 derecede açık tribünde
bağırıp çağırabiliyorlar. Biz burada sıcacık
bir ortamda cebindeki sigara fiyatına tiyatro yapıyoruz.
Parayla falan bir ilgisi yok bunun. Alışmak,
ihtiyaç meselesi bu. Devletin kültür politikasıyla
da ilgili bir durum.
Devletin kültür politikasý malum...
Yaþam mücadelesindeki nüfusun
çoðunluðu sanata gereksinim
duymadan yaþýyor. Bu konudaki
fikirlerinizi öðrenebilir miyiz?
Bu durum devletin de işine geliyor. Her şeyi
bilmesin bu halk, her şeyi bilirse “anne bana
meme” der, ağlar ve devlet de bunu karşılayamaz.
Halbuki anayasaya göre bu milletin her
isteğini devletin karşılaması lazım. Burada tiyatroda
biz onları uyandırır da onlara bir şeyler
öğretirsek demek ki bizim böyle haklarımız da
varmış diye uyanmalarından korkan devlet,
halk evde otursun evdeki aptal kutusuna baksın
istiyor. Kurtlar Vadisi gibi metrekareye 5 ceset
düşen diziler seyretsin istiyor.
de bana lazım olur diye. Ki oluyor ve kullanıyo-
1.
oy
am
ze
B ka
Sİ
ne
ra
m
ru
la
C
te
Tü
be
ka
N
Ç
ca
Ün
İn
tir
Sa
la
de
“Lüküs Hayat
Türk tiyatro
tarihinde bir
olaydır.” MAYIS 2010
13
Siz Artur Miller’in “Satýcýnýn
Ölümü”, “Brooklyn Köprüsü”, “12
Öfkeli Adam” vb. birçok dram,
polisiye ve gerilim oyunlarýnda rol
aldýnýz... Hep komedi oyunlarýnda
oynamýþsýnýz gibi insanlarda genel
bir izlenim söz konusu. Neden böyle
algýlanýyorsunuz?
Evet. Neden ben de bilmiyorum. Aynı soruyu
kendime de soruyorum. Böyle tanınmak da istemiyorum.
O kadar çok ciddi oyunda oynadım
ki... Sheaksper ve Çehov’un oyunlarında,
bizim Türk klasiklerinde, Müsahipzade
Celal’in oyunlarında da oynadım. Eğlenceliyle
faydalıyı bir arada sunan oyunlarda da oynadım,
çok ciddi oyunlarda da... Örneğin anti
militarist bir oyun olan “Çulsuzlar”da da oynadım.
Bana “komik adam” gözüyle bakmaklarını
da istemiyorum. Bunu da daha önce
söyledim. Komiklik başka şeydir, komedyenlik
başka şey. Belirli sayıda kişiyi herhangi bir
ortamda ne bileyim örneğin sofra başında şu
veya bu şekilde güldürmek kolaydır ama toplumu
anlamlı bir biçimde güldürmek çok zordur.
Biz anlatırken bir şeyler olmalı, söylediklerimizden
çıkarılacak mesajlar olmalı.
Hep tek yönde algýlamaya mý
itiliyoruz?
Evet evet, onu cımbızlarlar bizde. “Ne demek
istiyor?” değil. “Aaa ne güzel, ne komik şey”
diye algılamak istiyorlar. Oynadığım oyunlar
ağırlıklı olarak komedi tarzında olduğu ve dizilerde
de buna benzer roller oynadığım için bu
bana yapıştı damga gibi... Algıda seçicilik...
Kýzýnýz da tiyatrocu ve oðlunuz
Klasik Batý Müziði Klarnet ve Piyano
Bölümü mezunu. Meslek
seçimlerinde büyük bir etkinizin
olduðu kuþkusuz...
Kızım Zeynep Göktay Dilbaz alaylı değildir.
Konservatuvar Tiyatro Bölümü mezunudur.
Damadım Uğur Dilbaz da Maltepe Üniversitesi
Konservatuvar mezunudur. Zeynep, Haliç
Üniversitesi’nde Müşfik Kenter’den aldı diplomasını.
Ben de Eminönü Halk Evi’nden
diplomalıyım. Oğlum da evleniyor yakın bir
tarihte... O da bu orkestrada çalar. Bu hafta
başka bir oyunun orkestrasında çalacak... Sait
Faik’in bir oyununda...
Vallahi söyledim ben. Kızım bak ne zorluklarla
çalıştığımı, sabahın dördünde eve ancak
dönebildiğimi, babannemin ölümünde “Lüküs
Hayat”ı oynamak zorunda kaldığımı, Zeynep
doğduğunda vakitsizlikten onu hastaneden çıkarmaya
bile fırsat bulamadığımı... Her şeyi
anlattım ona. Zeynep “Lüküs Hayat”ın prömiyerinde
doğdu. “Lüküs Hayat”la aynı yaşta.
Tiyatroya o da çok gönül verdi. Ben söyledim
Zeynep’e, seçme dedim bu mesleği... Tiyatroyla
ilgileniyorsan dekor kostüm oku dedim.
Fakat oyuncu oldu. Bu meslek için deli oluyordu.
Zaten sahneye de 4 yaşında çıktı.
Eðitmen yönünüzü pek bilmiyoruz.
Tecrübelerinizi herhangi bir
kurumda genç oyuncularla
paylaþýyor musunuz?
Evet paylaşıyorum. Workshop yapıyorum.
Akademik kariyerim olmadığı için üniversitelerde
ders verme şansım yok ama seminerler,
workshoplar, paneller ve oturumlara katılarak
bilgilerimi aktarıyorum.
Bu yoðun koþuþturma içinde
beslenmenize ve saðlýðýnýza dikkat
edebiliyor musunuz?
Edemiyorum. Şekerim limitte. Tatlıyı görünce
dayanamıyorum. Ama tetiklemesin diye dikkat
etmeye çalışıyorum. Tatlıyı çok severim, sevdiğim
için yiyememek ağırıma gidiyor. Yeşilaycı
da değilim. Sohbet ve keyif adamıyımdır.
Aðýz bakýmýnýz için neler
yapýyorsunuz? Diþhekiminizle aranýz
nasýl?
Valla 10 yaşındayken babamın arkadaşı olan
bir dişhekimi bana bir tokat patlatmıştı. Korkumdan
35 yaşıma kadar dişhekimine gidemedim.
Artık ağzım bir tarihi mezarlığa dönmeye
başladığı sırada yapmış olduğum mesleği de
göz önüne alarak utandım ve yaptırmaya karar
verdim. Alt ve üst, damaktır. Üst damağı sevgili
Mıgır Gülezyan yaptı. Çok şekerdir Mıgır.
“Polat Pasajı’ndan çıktıktan sonra aşağı kata
in, sağdaki ikinci dükkan leblebicidir. Al leblebiyi
çatır çutur çiğneyerek evine git” dedi.
Ben de aynen öyle yaptım.
Peki ya genç oyuncu adaylarýnýn
çabasýný yeterli buluyor musunuz?
Sizce yeterince inatçý ve tutkulu
davranýyorlar mý?
Vallahi bunların bir kısmı dizilerde oyuncu
olabilmek için uğraşıyorlar. Tiyatro onlar için
ikinci planda... Bir kısmı da tamamen kendilerini
tiyatroya vermişler deli gibi çalışıyorlar.
Bunların oranı %50-60’ı buluyor.
Öteki kısım kısa yoldan popülarite kazanma
peşinde. Para kazansınlar, onların da
4x4’leri olsun, rezidanslarda daireleri olsun.
Kızlar dişiliklerini, erkekler de kişiliklerini
değil yakışıklılıklarını kullanarak sınıf atlamaya
çalışıyorlar.
Bu durum sadece bu dönemle ilgili bir
þey mi yoksa eskiden de böyle miydi?
Eskiye rağbet olsa bitpazarına nur yağardı. Bizim
zamanımızda böyle değildi. İkinci Dünya
Savaşı sonrasında büyüdüğümüz için oyuncağımız
çelik çomak, çember, topaçtı. Oyuncak yoktu,
cep telefonu vs. yoktu çok ama çok farklı bir
dönemdi. Şimdi insanları imrendirecek her şey
var. Hal böyle olunca “Benim de niye olmasın?”
diyor insan. Güzel şeyleri olsun gençlerin, ben
isterim. Bilmiyorum... Ben böyle büyümedim.
Ben bilgisayarla büyümedim, Leyla Sayar’la
büyüdüm. |
|
|